• Künye
  • İletişim
  • Çerez Politikası
  • Gizlilik İlkeleri
Anasayfa
  • Asayiş
  • Spor
  • Gündem
  • Siyaset
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Eğitim
  • Magazin Politika
  • Ara
SON DAKİKA:
12:00
Büyükşehir'den 800 dekar araziye faydalı böcek desteği
12:00
Aydınevler'de toplu temizlik çalışması
11:45
Gaziemir Belediyesi'nden çevreyi kirletenlere karşı güçlü mücadele
11:45
Kuşadası'nda Dip Temizliği
11:45
Mekke Savunma Anlaşması bölgesel güvenlik dengelerini değiştirebilir!
11:45
Büyükşehir Belediyesi'nin yenileme çalışmaları sürüyor
11:30
Başkan Aydın: “Afet Anında İletişimin Kesilmeyeceği Sistemlerin Altyapısını Hazırladık"
11:15
Çankaya Zabıtası Temmuz Ayında Denetimlerini Sürdürdü
11:00
Yasa Dışı Kara Midye Avcılığına Geçit Yok
11:00
Başkan Dutlulu, “Manisa'mızın ve Manisa Halkımızın Neye İhtiyacı Varsa, O İşleri Yapacağız"
11:00
Başkan Eşki Çamdibi'nde sözünü tutuyor
11:00
Başkan Tugay İzmir'in hal esnafıyla buluştu
11:00
Herkes uykuya dalınca onların görevi başlıyor
11:00
Tire TOSBİ'ye yangınlara karşı güçlü güvenlik kalkanı
10:45
Didim Belediyesi'nden Topraktan Kente Uzanan Üretim
09:45
Dünya Göz Hastanesi'nden Kemer Belediye personeline indirim
09:45
Kemer'de 6 bin 500 öğrenciye ücretsiz kırtasiye desteği
Video Galeri Foto Galeri Yazarlar
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
  1. Köşe Yazarları
  2. Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
  3. NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ ?
09 Şubat 2020 - 18:06
Güncelleme: 09 Şubat 2020 - 18:18

NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ ?

09 Şubat 2020 - 18:06
Güncelleme: 09 Şubat 2020 - 18:18
Yorumlar
TAKİP ETTAKİP ET
Dinle
Yazdır
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU

Nerden okuduğumu anımsamıyorum ama ünlü romancımız Kemal Tahir, bir gece sabaha karşı eşi Semiha Hanımı uyandırmış, Semiha Hanım da telaş ve korkuyla “Ne oldu Kemal?” diye ayaklanınca Kemal Tahir, ‘hanım’ demiş, ‘ne olacak bu memleketin hali?’
Semiha Hanım ‘Hay Allah!, bu soru bu saatte mi sorulur? Bunun için mi uyandırdın beni? deyince, Kemal Tahir, ‘Hanım’ der, ‘Memleketin halini düşünmenin günü ve saatimi olur’.

Sosyal medyaya bakıyorum genel mesaj net;

“2020 yılı felaketlerle başladı; yetsin artık!”

-Elazığ-Malatya depreminde 41 kişi yaşamını kaybetti…
-Van çığ felaketinde 41 kişi hayatını yitirdi…
-İdlib saldırısında 8 şehit verdik…
-Sabiha Gökçen Havalimanı'nda uçak pistten çıkarak parçalandı: 3 ölü 180 yaralı.

Sadece bugün;
-Bugün bir baba 17 yaşındaki kızını ‘sevgilisi var’ diye öldürüp yol kenarına attı.
-Hakkari’de bir baba ‘açım,iş istiyorum’ diye kendini yakıp kaldırıldığı hastanede vefat etti.
-Ülkenin en büyük memur konfederasyonunun bir il başkanı yolsuzluk ve tacizden gözaltına alındı.

Anımsıyorum; yirmi yıldır Bodrum’u mesken tutmuş İsveçli ihtiyar bir çifte muhabir mikrofonu uzatmıştı:
“Neden Türkiye’de yaşıyorsunuz, burada hoşunuza giden nedir?”
Cevap net:
“Bizim ülkemizde beş sene sonrasında neler olabileceğini öngörebilirsiniz ama burada beş dakika sonra ne olacağı belli değil. Sürprizlerle yaşamak hoşumuza gidiyor.”

Yani hiç durmadan değişen bir gündemi var güzel yurdumun.

Tabi yukarda andıklarım medyanın “servisi”. Kimbilir bilmediğimiz, duymadığımız ne çok şey var; ama, bir sanatçının çıkardığı albümün kendini yakan babadan daha çok ön planda olduğu ve yazık ki rağbet gördüğü bir ülkede yaşıyoruz.
Gelenekçi algıdan ise sesler yükseliyor; “uğursuz sene”.

Kalakaldım öylece, kalbim mahzun gözlerim nemli…
İnsan kaderin Rabbine iman ede ede, kader yazamayacağını bile bile yine de kader yazıyor; sevdiklerine, ülkesine, dünyasına. Bir farkla ki, bu kader yazma işinin adı bazen umut oluyor, bazen hayal, bazen temenni, bazen de plan. İşler hayal ettiği, güzel olur zannettiği, planladığı gibi olmayınca da kahroluyor içten içe.

Cidden sene mi uğursuz (!), biz mi gözümüzün gördüğüne, kulağımızın duyduğuna, vicdanımızın şahit olduğuna sırtımızı dönmeyi yaşam biçimi haline geldik bilmiyorum; ama bildiğim bir şey var ki zihnen, aklen, ruhen artık “korunaksız” bir haldeyiz. Çünkü okumanın dilini bilmiyor ama konuşmanın dilini sökmüş durumdayız; anlamanın alfabesinden haberimiz yok lakin anlatırken kimse elimize su dökemiyor; bir olay, durum hakkında okuduğumuz iki satır yazı; ahkam kesmemize, hüküm vermemize hatta asıp kesip biçmemize yetiyor.

Aklıyla izah edemediği şeye “yok” muamelesi yapanlar nasıl izah etsin ki bu hali?
Baktığımız yere göre değişen ve çokça tekrar eden hatamız, ne yapsak düzeltemediğimiz yanlışımız var kabul…

Başta kendi nefsim; doğruyu bilmediği için yanlışa gönül verenimiz de, iyi niyetle yaptığı işi tam yapamayanımız da, doğru yapacağım derken yanlış yapanımız da, hâlâ hayal ettiğimiz kıvamı tutturamayan münevverimiz de, oyunda oynaştaki talebemiz de, dedesinin kabir taşını okuyamayan gencimiz de, üslubu tutturamayan hatibimiz de, irfandan nasipsiz âlimimiz de, yolunu şaşıran dervişimiz de, yoldan habersiz günahkârımız da var evet ama, insan beyni bu işte; soruyor;

Bizim, “bizi biz yapan” muhkem sabitelerimiz, doğru referanslarımız, hakikat derdimiz, asgari dahi olsa şahsiyetimiz ve haysiyetimiz, insaftan haberimiz, zerafetten nasibimiz nereye kayboldu?

Duruşlarını, menfaat umdukları kişilerin küçük bir göz işaretiyle belirleyen; kıblelerini yükseklerden esen rüzgâra göre tayin eden; hal böyle olunca dün sövdüklerini bugün sevebilen, sabah sevdiklerine akşam sövebilen, bugün yanlış dediklerine yarın doğru diyebilen; hiçbir konuda tam anlamıyla bilgisi olmamasına rağmen her meselede zırvalayacak kadar malumatları olanlar aramızda nasıl türedi?

Ben söyleyeyim!

Ehliyetsiz kişileri bizim doğrumuzun savunuculuğunu yapıyor diye sevmeye başladık, liyakatli adamlara bizim yanlışımızı eleştiriyor diye sövmek böylelikle normalleşti. Eleştirdiği için yerinden edilen ehil insanların boşluğunu da methettiği için ‘layık’ ilan edilen ‘ehliyetsizler’ doldurdu. Ehliyet ve liyakatin ölçüsü, işi yapabilme hususundaki kabiliyetiniz değil, işi elde edebilmek için eğilebilme potansiyeliniz oldu.
 “Liyakat değil sadakat” ile başlayan bu hikâyemizde; ehliyetsizlere bizim derdimizin amigoluğunu yapıyor diye iyi dedik, ehillere bizim davamızın sloganını atmaktan imtina ediyor diye kötü dedik, bir de baktık ki ortada ne doğrudan eser kalmış ne güzelden bir haber! Menfaati için eğilmeyi maharet sananların davası için dik durmasını bekleyebilir misiniz?

Liyakat olmayınca emanet kayboldu, emanet yitince de adaletin yerinde yeller esmeye başladı. İlahi adalet tecelli edince de neye uğradığımızı şaşırıp suçu “senenin uğursuzluğuna” attık.

Öyle bir hal aldık ki; kimsenin tefekküre, tenkide, ilme, hakikate tahammülü yok artık.

Soru belli ve tek: Sen kimden yanasın? Bu kadar!

Bu fikriyat sabit olduğu için de davamızı anlatacak dertlilere değil, sloganımızı atacak amigolara ihtiyaç duyuyoruz. Bilgi gayret istiyor, tefekkür ıstırap, hakikat bedel, dert nasip... Slogan öyle mi ya? Karış kalabalıklara sesin kısılana kadar bağır kâfi. Hatta sesini de menfaatini de seviyorsan slogan atanların arasına karış, sadece dudaklarını kıpırdat, bağırıyormuş gibi yap. ‘Playback’ini fark ettirmediğin sürece namuslusun!

Kavgamızın sebebi bu; çünkü fikrimiz yok; zira bilgimiz yok. Malumat da yetecek, ama o da yok. Söylenene dair malumatımız bile olmayınca geriye bir tek şey kalıyor: “sözü söyleyene duyduğumuz sevgi yahut nefret.” Duygusu bizi tatmin ettiği için ihtiyaç duymadığımız basit bilgi kırıntılarının, sahte aidiyetlerin içinde ömür tüketiyoruz!

 “Sen varsın diye yüzü gülen bir kişi olsun yoksa senin varlığının da bir anlamı yok” anlayışı üzerine dünyaya bin yıl boyunca hükmetmiş ve bu anlayışı “kendin için biriktirmek zilletinden başkası için harcama izzetine davet” olarak kökleştirmiş manevi dinamiklerin üzerinde bu hale gelebilmiş olmanın bende başka bir izahı yok çünkü.

Peki onlar yeryüzünün en tesirli, en kavi, en şerefli, en ihya edici dönemini nasıl yüz yıllar boyu canlı tutabildiler; dünya nimetleriyle alışverişinde az şeye ihtiyaç hissedip; lazım olandan fazlasına tenezzül etmeyecek kalbî nasıl buldular dersiniz?
Büyük bir çoğunluğunun okuma yazması dahi olmadığı halde içine doğru derinleşe derinleşe ümmiliğin diplerinden inciler toplayarak nefsini ıslah edemeyenin başkasına salah götüremeyeceğinin bilincinde, düzeltmeye kendilerinden başladılar; yalan dertlere derman aramak çukurundan, hakiki derdi bulmanın göğüne yükseldiler. Bu yolda çekilen bütün cefaları, dertleri, belaları sevgiliden gelmiş bir demet çiçek gibi koynunda saklayıp sıkıntısız geçen nefeslerin sıkıntısıyla kahroldular ve bu kahır onlara kim olduklarını; bu yangın yerinde ne aradıklarını kalplerini parçalarcasına ihtar etti; bu sayede de insan olmanın, bilmenin, tanımanın kapısını aralayabilecek manevi nimetlere erdiler.

Yaradan’ın hürmetine; diliyle değil haliyle sabrı ve hakkı tavsiye ederek, abde vefanın ahde vefaya denk düştüğünün idraki içinde; dil, din, ırk, renk, mezhep ayırtetmeksizin küçük bir hediyeyle, umulmadık bir ziyaretle, bir cebe kendilerinden bile gizli sıkıştırdıkları üç beş kuruş harçlıkla, muhabbeti artıracak içten tebbesümleriyle, küslükleri bitirecek harbî selamlarıyla, yetimin başında şefkatle dolaşan avuçlarıyla gönülleri fethettiler. Kimsesizlerin bayramı, mahzunların mutluluğu, dertlilerin dermanı, kalbi kırıkların dostu, dizlerinde takat kalmayanların çalacak kapısı, hüsrana uğrayanların nasihati oldular. Ne gidecekleri yeri unuttular; ne geldikleri yeri hatırlarından çıkardılar.

Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu, muazzam bir istidat olmanın ötesinde bu insanların doğup büyüdükleri iklim ve şartların da bu hususta payı var gibi gelir bana. Biz, bize asla lazım olmayacak her lüzumsuz bilginin cep telefonları aracılığıyla başından aşağı boca edildiği, malumata maruz kalmakla malûl, güya iletişim çağı kuşağıyız; onlar, belki de orta yaşlarında evlerine giren siyah beyaz bir televizyondan bile uzak durmaya çalışan, kendilerini sohbet meclislerinde ve kitapların sayfalarında kaybetmek suretiyle huzuru ve muhabbeti tahsil eden seçilmiş vakitler tâifesi..

Peki ya bugün?

Evladın hali ecdada hiç benzemiyor ne yazık ki. Mum dibine ışık vermiyor yani. Onlar bambaşka bir dünyanın tutarlılık âbidesi kurucuları iken; biz bir başkasının kurduğu dünyanın çelişki yumağının yabancıları.

Bu yüzden olsa gerek; bütün dertlerimizin sebebi bir, sureti başka.  

Para, iş, eş, aş, aşk, evlat, ev, araba, kıyafet, sağlık, itibar. Benim hayatım, benim malım, benim çocuğum, benim arabam, benim diplomam, benim makamım...
İbadeti tüketmek, mabedi AVM’ler, azizi pop figürler, çağrısı reklamlar, minaresi reklam panoları, çan kulesi ekranlar, ağlama duvarı elma storlar, sevabı harcamak, günahı yetinmek, kutsalı kutsal tanımamak olan enteresan bir din olan kapitalizme iman ettik.

Bu din gel diyor, kim olursan ol yine gel. İster Müslüman ol, ister Budist, ister ateist hiç fark etmez; yeter ki harca, yeter ki tüket.

Hayatın her alanına dair teklifi olan bu din, tıpkı bir afyon gibi bizi bağımlısı kıldı. Çerçevemizi çizdi, statümüzü belirledi, değer yargılarımızı tespit etti ve nihayet bizi kendimizden başka bir şeye dönüştürdü.
Bu dine iman ettiğiniz anda mesele sizinle cebinizdeki paranın,elinizdeki mülkün, mevcut imkânlarınızın münasebeti olmaktan öteye taşınıyor. İnsana, eşyaya, hadiseye, varlığa, değere bakışınızı ister istemez yeni dininizin perspektifi şekillendiriyor. Ne yerde bulduğunuz ekmeği öpüp başa götürmeye gerek kalıyor, ne de bir dereden bile abdest alırken suyu israf etmemeye ihtiyaç duyuyorsunuz.

Cânım yıllarını heba ederek kavuştuğu okul diplomasını geleceğinin garanti belgesi olarak gören ama diplomasına kavuştuğunda yaşadığı hayal kırıklığıyla ordan oraya bu kez iş aramakla ömrünü tüketen gençlerimiz; mesleğini çoluk çocuğunun nafakası için sınıfta ders anlatmaktan ibaret bilen öğretmenimiz, hastasını ekmek kapısı gibi gören doktorumuz, suçlu olduğunu bildiği müvekkilini berat ettirmeyi başarı sayan avukatımız, mahallenin berberi olmakla imamı olmak arasındaki farkı idrakten mahrum kanaat önderimiz, işgal ettiği koltuğu yakınlarına istihdam alanı olarak parselleyen siyasetçimiz, işi kitabına uydurmayı işin kitabından daha iyi bilen bürokratımız, mesai saatini lak-lak’la dolduran memurumuz, mesaisinin içini lakaytlıkla boşaltan işçimiz, zalim müteahhitimiz, üçkağıtçı tüccarımız, milyoner dilencimiz, duasız annemiz, zampara babamız da bu dinin dindarları…

Bu din sayesinde de avuçlarımızdan kayıp gitti o dillere destan muhabbetimiz, mahalle sohbetlerimiz, her biri anamızdan babamızdan vefalı komşularımız. Tüketme hırsımız artıkça da kendimizi kaybettik.

Bütün dünya mazlumları dua, zalimleri ise endişe ile o günlerin yeniden varlığına dair bir emare görmek için avuçlarımıza bakıyor. Avucumuza dikilen bakışlarla göz göze geldikçe yitiğimizi hatırlayıp bakışlarımızı biz de bir ümitle hayatımıza çevirdiğimizde acı içinde görüyoruz ki; bırakın avuçlarımız arasında o güzellikleri bulmayı, onu kavrayacak avuçlarımız yerinde yok.

Öyle ya bir şeyin hakikatine sahip olmak isteyen insan, ilkin o şeyin aslından mahrum olduğunu fark edecek. İnsanın kendisinde var zannettiği şeyin aslında var olmadığını anlaması için mutlaka ona gerçekten sahip olanı tanıyıp bilmesi gerekir; çünkü sahtenin sahteliği, hakikinin yanında ortaya çıkar.

Bugün hala aramızda var olan aksakallı dedelerimizin, nur yüzlü ninelerimizin, abdestsiz hamura dokunmayan analarımızın yanında solukladığımız huzurun sebebi bu işte.

Çünkü var zanneden aramaz, bulanı gören olmadığını anlar, anlayan arar, bulmak isteyen taklit eder, taklit eden tahkikine erer, o da nasibi kadar.

Karnı tok, sırtı pek, elektriği, doğalgazı, suyu, faturaları ödeyemediği için kesilmemiş, kapısında hiç haciz memuru görmemiş insanlar için bıdı bıdı konuşmak; yüreğindeki acı, bedenindeki acıyı bastırdığı için kendini yakan adamcağızı eleştirmek bu yüzden kolay.

Kıvranmamız, şikayetimiz, sızlanmamız bu yüzden. Yitiklerimizin farkında bile değiliz.

Şimdi üstad Kemal Tahir gibi yeniden soralım;

“Ne olacak bu memleketin hali?” diye.

Zira bu kafayla bırakın kendi çocuklarımızın istikbalini güzelleştirmeyi başkasının çocuklarının mazisini bile ifsad ederiz.

Aciz kanaatimce karar vermemiz gereken şey net!

Sağcı, solcu, İslamcı, liberal, seküler ne olursak olalım; olduğumuz o şeyin arkasında durabilecek kadar birikimimiz, doğrularımızdan taviz vermeyecek bir karakterimiz, bayağı ihtiraslar için yamulmayacak bir şahsiyetimiz olmalı. Dostumuzun bizden tereddüt edeceği kadar bayağı bir insan değil, düşmanımızın dahi bizden emin olacağı kadar harbi bir edayla, başkalarının yalanıyla kendi güzelliğimizin sarhoşu olup kendimizi kandıracağımıza, inandığımız doğruların hakkını verip samimiyetle yaşamakla; başkalarını, kendimizin değil gönül verdiğimiz derdin sarhoşu ve müptelası kılarak ama.

Nemrut ateşine su taşıyan karınca misali gücümüz neye yetiyorsa; azına çoğuna bakmadan, ileri geri konuşana aldırmadan, iltifat edenin övgüsü ile kınayanın kınaması arasında nefsimizi tahrike yahut kalbimizi tahribe yol açacak bir fark görmeden, hesabî değil hasbî bir gönülle yapacağız işlerimizi.

Nasihat ederek değil, nasihat olarak; söylemeyi bırakıp eylemeye bakarak!

Ne kadar imkânımızın olduğunu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki; o kadar imanımız yok.Eğer o iman gücüne sahip olsaydık; bizi içeriyle oyalayarak dışarıda adım atamaz hale ya da dışarıyla meşgul ederek içeriye dönüp bakamaz hale getirmeye çalışanların değirmenine su taşımak yerine; kendimiz için yaşamanın ölmekten beter olduğunu anlardık  ki, bir başkası yaşasın diye ölebilmenin yaşamaktan güzel olduğunu fark edebilelim !
 

  • YORUMLAR
adlı kullanıcıya cevap x

Yazarın Diğer Yazıları

  • LAİKLİK - 25 Şubat 2024
  • ANKEBUT - 14 Ocak 2024
  • KOKUSUZ ve DİKENSİZ GÜLLER - 27 Eylül 2023
  • TEKNOLOJİK ESARETİMİZ - 13 Ağustos 2023
  • KALBİMİZ BAŞKA SÖYLÜYOR AKLIMIZ BAŞKA - 11 Haziran 2023
  • Dava Kendini Doğurma Davası - 05 Mayıs 2023
  • TUTUNDUĞUMUZ DAL KURUMUŞ DEĞİL - 21 Mart 2023
  • PEKİ YA AHLÂKİ DEPREM? - 14 Şubat 2023
  • DİN(İ)DAR - 09 Ocak 2023
  • KELİMELERİN GÜCÜ AŞKINA - 21 Aralık 2022
  • ÇAĞIN MOTTOSU - 18 Kasım 2022
  • KALEMLER EMANETTİR - 30 Ekim 2022
  • HAYATTAN SONRASININ ADINI KOYMAK - 06 Ekim 2022
  • TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ - 11 Eylül 2022
  • KENDİNİ TUTABİLMEK - 26 Ağustos 2022
  • KALP İŞÇİLİĞİ - 23 Temmuz 2022
  • MADIMAK SİZİN NEYİNİZ OLUR? - 03 Temmuz 2022
  • SEVDİĞİNE BENZEYECEKSİN! - 22 Haziran 2022
  • GELİN BAYRAM OLALIM - 30 Nisan 2022
  • ORUÇ BİZİ TUTSUN - 03 Nisan 2022
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
Köşe Yazarları
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
LAİKLİK
NARSİSTLERLE BAŞ ETME YOLU !
MUSTAFA ÇAVDAR
NARSİSTLERLE BAŞ ETME YOLU !
İSTİFA EDEN İŞÇİNİN HAKLARI NELERDİR ?
AV. İSMET İRİŞ
İSTİFA EDEN İŞÇİNİN HAKLARI NELERDİR ?
IMF ve Türkiye Macerası
FATMA ACAR ÜNLÜ
IMF ve Türkiye Macerası
Mücahitlikten 'Müsaitliğe' Giden Yol
Prof. Dr. Kamil GÜNGÖR
Mücahitlikten 'Müsaitliğe' Giden Yol
Değer Yaşamak
Prof. Dr. Ahmet İNAM
Değer Yaşamak
Çok Okunan Haberler
Çocuklar boyadı, bir can dost yeni yuvasına kavuştu
Çocuklar boyadı, bir can dost yeni yuvasına kavuştu
Büyükşehir'den Darıca'ya modern ulaşım yatırımı
Büyükşehir'den Darıca'ya modern ulaşım yatırımı
Nilüfer'de kaldırımlar temizlendi
Nilüfer'de kaldırımlar temizlendi
Ana Sayfa
Asayiş
Spor
Gündem
Siyaset
Ekonomi
Dünya
Eğitim
Magazin
Politika
Köşe Yazarları
Foto Galeri
Video Galeri
Biyografiler
Yerel Haberler
Günün Haberleri
Arşiv
Gazete Arşivi
Hava Durumu
Gazete Manşetleri
Nöbetci Eczaneler
Namaz Vakitleri
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Gündem
  • Kültür-Sanat
  • Magazin
  • Politika
  • Sağlık
  • Spor
  • Foto Galeri
  • Video Galeri
  • Köşe Yazarları
  • Biyografiler
  • Yerel Haberler
  • Günün Haberleri
  • Arşiv
  • Gazete Arşivi
  • Hava Durumu
  • Gazete Manşetleri
  • Nöbetci Eczaneler
  • Namaz Vakitleri

  • Rss
  • Künye
  • İletişim
  • Çerez Politikası
  • Gizlilik İlkeleri

Sitemizde bulunan yazı , video, fotoğraf ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.

Yazılım: Tumeva Bilişim

Konya Haber - Afyon haber