• Künye
  • İletişim
  • Çerez Politikası
  • Gizlilik İlkeleri
Anasayfa
  • Asayiş
  • Spor
  • Gündem
  • Siyaset
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Eğitim
  • Magazin Politika
  • Ara
SON DAKİKA:
12:00
Büyükşehir'den 800 dekar araziye faydalı böcek desteği
12:00
Aydınevler'de toplu temizlik çalışması
11:45
Gaziemir Belediyesi'nden çevreyi kirletenlere karşı güçlü mücadele
11:45
Kuşadası'nda Dip Temizliği
11:45
Mekke Savunma Anlaşması bölgesel güvenlik dengelerini değiştirebilir!
11:45
Büyükşehir Belediyesi'nin yenileme çalışmaları sürüyor
11:30
Başkan Aydın: “Afet Anında İletişimin Kesilmeyeceği Sistemlerin Altyapısını Hazırladık"
11:15
Çankaya Zabıtası Temmuz Ayında Denetimlerini Sürdürdü
11:00
Yasa Dışı Kara Midye Avcılığına Geçit Yok
11:00
Başkan Dutlulu, “Manisa'mızın ve Manisa Halkımızın Neye İhtiyacı Varsa, O İşleri Yapacağız"
11:00
Başkan Eşki Çamdibi'nde sözünü tutuyor
11:00
Başkan Tugay İzmir'in hal esnafıyla buluştu
11:00
Herkes uykuya dalınca onların görevi başlıyor
11:00
Tire TOSBİ'ye yangınlara karşı güçlü güvenlik kalkanı
10:45
Didim Belediyesi'nden Topraktan Kente Uzanan Üretim
09:45
Dünya Göz Hastanesi'nden Kemer Belediye personeline indirim
09:45
Kemer'de 6 bin 500 öğrenciye ücretsiz kırtasiye desteği
Video Galeri Foto Galeri Yazarlar
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
  1. Köşe Yazarları
  2. Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
  3. ANLAYABİLSEYDİNİZ AĞLARDINIZ !
24 Şubat 2020 - 22:27

ANLAYABİLSEYDİNİZ AĞLARDINIZ !

24 Şubat 2020 - 22:27
Yorumlar
TAKİP ETTAKİP ET
Dinle
Yazdır
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU

Ben diyorum ki her fert baş ucuna; “Suçlu benim, herkes suçsuz!” levhasını asmalıdır. Ben diyorum ki yegâne kurtuluşumuz herkesin herkesi affetmesindedir. Daha ötesi kanunların sorumluluğuna girer. Ama görüyorum ki anlatamıyorum… Hissediyorum ama anlatamıyorum! Çocuk, “Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz…” dedi. Ağladıkça anlıyorum… Anladıkça ağlıyorum… Artık bütün mantık hesaplarımı kaybettim. hem de öylesine kaybettim ki; Amerika’da bir cinayet işlense de, dünya çapında bir ses sorsa;

“Katil kim?”, “Benim!” diye haykırabilirim! Soğuk kış geceleri, köprü altında yatan çıplakların vebali benim boynumda, gömleğimin yakasında… İsterse çareme adli tıp baksın fakat bir hastaneye girsem de kan kanseri çeken hastalar görsem acaba onları bu hale ben mi getirdim? diye düşünüyorum.


Ben ne yaptım? Uykuda, baygınlıkta, annemin karnında, babamın kanında hangi cinayeti işledim? Hangi mukaddesi kirlettim ki kendimi gelmiş gelecek bütün fenalıkların tek sorumlusu biliyorum? Dışımda ne arıyorlar? İçime doğru suçluyum ben! Bir de kalkmış belki kendimden birine, ondan öbürüne geçer, bir merhamet yangını çıkar bütün ülkeyi sarar diye; tımarhanelik bir hayalin peşine düşmüş gidiyorum!

Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum… Bizse nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş, yaşamayı öldürüyoruz! Merhamet… Âlem bu temel üzerinde! Eğer toprağa, tohuma, hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı, su olur muydu? Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı şırıltılı su…

Ne duruyorsunuz! Sökün sahte su borularını! Ev ev merhamet şebekesi kurun! Tepelerinizdeki çatıları da yıkın! Göklerle temasa geçin! O zaman göreceksiniz ki; acı su borularından, kendi kendine tatlı su akacak ve başlar üstünde, güneşe yol veren kubbeler yükselecek…

Evet, yukardaki girizgâh tahmin edeceğiniz üzere makinelerin insanları esir ettiği çağımızda üstat Necip Fazıl'ın kaleminden akan; adaletle merhametin birbiriyle iç içe geçmiş insani değerler olduğunun anlatıldığı; ceza reisi bir yargıcın idama götürdüğü bir gençle ilgili olarak sonradan masumiyeti ispatlanınca içine düştüğü sorgulama, vicdan azabı ve hayatının altüst oluşuyla ilgili müthiş bir yapıt olan Reis Bey adlı eserinden.

Daha önce okuduğum ama Mesut Uçakan'ın sinemaya uyarladığı bu eseri izlediğimde “milletçe tekrar tekrar izlesek” ve hep bu tür eserler çıksa karşımıza demiştim.
Okudukça, izledikçe ağlasak, ağladıkça anlasak.
Gönül yükümüz sadece merhamet olsa ve ellerimiz bu sayede daha az yaysa kötülüğü; daha az konuşsak, birbirimizin yakasına yapışmak yerine daha çok düğümü çözsek, yorulmadan dokusak sabrı gönüllerimize, sadece hayrı anlatsa sözümüz ve eylemimiz muhatabımıza, samimi dualar taşısak kalplerimizde ve dilimizde diye.

Öyle ya; aklımıza, dilimize, kalbimize başkalarını ezmek için görünmez balyozlar takıp gezdiğimiz; dışımızdaki dünyanın gürültüsünden içimizdeki sese sağırlaştığımız zamanımızda Suriye'nin kan ağlayışı, Mısır'ın esareti, Irak'ın parçalanmışlığı, Filistin'in çaresizliği, Türkmen Dağı'nın yalnızlığı, Somali'nin açlığı, Arakan'ın yangını, Doğu Türkistan'ın kimsesizliği hülâsa insanlık aleminin neresinde her ne dert varsa hepsinin birden tek sebebi buz tutan gönüllerimizde yakamadığımız merhamet ateşinin zemheri yalnızlığı değil mi?

Çok değil sadece on, onbeş yıl geriye; kendi hiçliğimizi fark edecek kadar her şeyin sahibini bildiğimiz, içimizle meşgul olduğumuz vakitlere gidelim…
Dünyanın bize en uzak köşesinde açlıktan kıvranan bir insanın varlığı,bir annenin gözyaşı, bir yetimin baba haykırışı kendilerinden haberimiz olmasa bile -yüreğimizde o an yanan bir ateşle- iştahımızı kaçırıp, soframızdan kaldırmaz mıydı bizi?
İnandığımızla yaşadığımızın birbiriyle çelişmediği; aklımızla kalbimizin, hâlimizle kâlimizin, içimizle dışımızın bir olduğu o vakitlerde mahallemizden okulumuza, evimizden komşumuza, çarşımızdan sohbetlerimize kadar her alanda hayatımızı tanzim eden sabit referansımız “sevgimiz,merhametimiz,şefkatimiz” değil miydi?

“Komşun açken tok yatılmaz” diyen de, vaktiyle yoldakilerin canı çekmesin diye muzu siyah poşetle taşıyan da, görülen kusurun söylenmesini ayıp bulan da biz değil miydik?

Peki ne oldu da bu hale geldik dersiniz?

“Modernite” adı altında hortlayan haçlı ruhu kapitalizmin en vahşi gömleğini giyip karşımıza dikildiğinde kalbimiz, tecrübemiz, imanımız başka bir şey söyledi bize; okulumuz, çarşımız, mahallemiz, evimiz başka birşey.

Kapitalizmin vahşi, sekülaritenin cazip, modernitenin ayartıcı bu daveti, ilk bakışta gayet masum, tamamen bizi düşündüğü hissini verse de bu çağrı nefsimizle vicdanımız arasında amansız bir savaş başlattı ve yaşadığımız çağa rengini veren zihin yapısı bu savaşla iki farklı insan tipi doğurdu.
İlk kısım; kendisine ait olan doğruları başkasının yanlışlarıyla takas etmekte hiç bir mahzur görmeyerek ortada kendisi kalmayacak kadar başkalaşanlardı ve bunlar bu değirmene su taşıyanların marifetiyle siyasetten ticarete, bürokrasiden medyaya, eğitimden sanata kadar her sahada zoraki var edildi. Bu ilk kısım; nefsi öne çıkaran, peşin olana tapan bu var edilişin bedeli olan bize ait olan her şeyin yok edilmesini hayranlıkla izledi.

İkinci kısım; susmayı, dinlemeyi, söylemeyi, muhabbeti, nezâketi, dinini, geleneğini, haddini bilen, kendi doğrularını kalbinde ve nisbeten hayatında muhafaza etmeye gayret ettiği halde başkasının teklifini, yanlışlığını bile bile yaşamaya mecbur kalanlardı. Bunlar da inandığı ve yaşadığı arasındaki uçurumda ya hakikat çilesiyle mahzun bir tavır sahibi oldu veya bu puslu havada kalbini kısmen muhafaza ederken şahsiyetini yitirdi.

Sonuçta da kapitalizm denen canavar; insan denen en büyük kutsalı araçların, güç üreten bilim ve teknolojinin, bunların da ötesinde sermayenin, dolayısıyla ekonomik ve siyasî gücün kölesi hâline getirmeyi başardı.
 
Hoyratlığı, acımasızlığı, şehveti her yerde aynı; fakat dili ve üslubunu, ürününü pazarlamak istediği coğrafyanın rengine, pazarlaması gereken zamanın ruhuna uyarlayan bu modern kölelikle eski yokluk günlerimize nisbetle hayatın her sahasında her şeye sahip olsak da; zihnimiz, kalbimiz, kelimelerimiz, değerlerimiz, hayallerimiz, mahallemiz, üniversitemiz, evimiz, çarşımız, her şeyimizle biz artık bir başkasına ait haldeyiz.

Yokluğuna kahrolmamız gereken “sevgi,merhamet,adalet” gibi ulvi kavramların nisbî varlığına sevinme,varlığına isyan etmemiz gereken“nefret, ayrımcılık,ötekileştirme,zulüm” gibi toplumumuzda olmaması gerekenlerin kısmî yokluğundan memnun olma devrini de işte böylece yaşamaya başladık.
Bu yaşam biçimiyle de nezaketi, zerafeti, bir selamın gücünü, elimizi birbirimizin omzuna koymanın büyüsünü; birbirimizin gözlerinin ta içine bakmayı, hatır sormayı, iki tatlı söz etmeyi; kendimiz gibi düşünmeyi, hissetmeyi, kavramayı, yorumlamayı, anlamayı unuttuk. Dostluklarımızın, aşklarımızın içine bile öfkeli, haset, mukayeseli, kötücül duygular girdi.

Dışımızda yaşanan her şeyden haberdâr olduğumuz halde; başkasının fikrine tahammül etmek gibi basit bir inceliği beceremezken, kendi fikirsizliğine tahammül etmek gibi bir zoru başarabilen, kafası bedenine yük, beyni kafasına ceza insanların ezici çoğunluğa sahip olduğu bu çağda; insanların açlıktan ölüş haberini sofra başında seyrederken ziyâfete devam edebilişimiz, bizim kendi içimizde ölüşümüzün ya da kendimizi ölü yüreklerle yaşıyor sanışımızın tescili değil mi sizce de?

Zira, mutluluğun tek başına yaşanabilir bir şey olduğuna, hatta satın alınabilir olduğuna inandırdılar bizi.
Bu inançla yola çıkan insanlardan da kendi zekâsını başkalarının aptallığı, kendi iyiliğini başkalarının kötülüğü, kendi güzelliğini başkalarının çirkinliği üzerinden tarif eden, kendini başkaları üzerinden temize çeken; yaygın alaycı bir dil kullanan, hatta bunu zekâ pırıltısı sanan bir toplum çıktı ortaya. Sadece muhatabına değil, sahibine de zarar veren o kötücül ses; durmadan içeride fokurdayan o zehirli duygular her konuda haklı olduğumuza kanaat getirip habire etrafımızı eleştirme sevdamızı uyandırdı.
On dört asırlık geleneğin muhkem ve muhteşem duruşunu merdiven altlarına mahkûm ederek iki kişi bir araya geldiğimizde üçüncümüzün etini kalbimizde en ufak bir huzursuzluk olmadan meze yapabiliyor olmamızın da; düşmanına sövmemek için bahane arayan gönüllerimizin dostunu sevmeye sebep bulamaz olmasının da sebebi bu işte.

Sanki bizi yaratan, işlediğimiz günahlara rağmen nimet vermeye devam eden, günahlarımızı aşikâr etmeyen Rabbimizden daha çok hak sahibiyiz artık kızdığımız, sevmediğimiz, fikrine katılmadığımız, bizim gibi düşünmeyen, bizi sevmediğini bildiğimiz “ötekilerin” üzerinde.

Başkasına ruh üfleyecek keyfiyeti kaybedip, kendisini diriltecek mânâyı aramaya mecali kalmayan bizler artık herkesi eleştirebilecek kadar kâmiliz; hiç kimsenin eleştiremeyeceği kadar mükemmel.

Bulmak için aramak lazım diyor arifler, aramak için de kaybettiğini bilmek.

Ne demişti üstad; “anlayabilseydiniz ağlardınız !”

Anlayabilene, gözünden yaş akıtıp gönül sarayını temizleyebilene selam olsun !
 

  • YORUMLAR
adlı kullanıcıya cevap x

Yazarın Diğer Yazıları

  • LAİKLİK - 25 Şubat 2024
  • ANKEBUT - 14 Ocak 2024
  • KOKUSUZ ve DİKENSİZ GÜLLER - 27 Eylül 2023
  • TEKNOLOJİK ESARETİMİZ - 13 Ağustos 2023
  • KALBİMİZ BAŞKA SÖYLÜYOR AKLIMIZ BAŞKA - 11 Haziran 2023
  • Dava Kendini Doğurma Davası - 05 Mayıs 2023
  • TUTUNDUĞUMUZ DAL KURUMUŞ DEĞİL - 21 Mart 2023
  • PEKİ YA AHLÂKİ DEPREM? - 14 Şubat 2023
  • DİN(İ)DAR - 09 Ocak 2023
  • KELİMELERİN GÜCÜ AŞKINA - 21 Aralık 2022
  • ÇAĞIN MOTTOSU - 18 Kasım 2022
  • KALEMLER EMANETTİR - 30 Ekim 2022
  • HAYATTAN SONRASININ ADINI KOYMAK - 06 Ekim 2022
  • TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ - 11 Eylül 2022
  • KENDİNİ TUTABİLMEK - 26 Ağustos 2022
  • KALP İŞÇİLİĞİ - 23 Temmuz 2022
  • MADIMAK SİZİN NEYİNİZ OLUR? - 03 Temmuz 2022
  • SEVDİĞİNE BENZEYECEKSİN! - 22 Haziran 2022
  • GELİN BAYRAM OLALIM - 30 Nisan 2022
  • ORUÇ BİZİ TUTSUN - 03 Nisan 2022
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
Köşe Yazarları
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
LAİKLİK
NARSİSTLERLE BAŞ ETME YOLU !
MUSTAFA ÇAVDAR
NARSİSTLERLE BAŞ ETME YOLU !
İSTİFA EDEN İŞÇİNİN HAKLARI NELERDİR ?
AV. İSMET İRİŞ
İSTİFA EDEN İŞÇİNİN HAKLARI NELERDİR ?
IMF ve Türkiye Macerası
FATMA ACAR ÜNLÜ
IMF ve Türkiye Macerası
Mücahitlikten 'Müsaitliğe' Giden Yol
Prof. Dr. Kamil GÜNGÖR
Mücahitlikten 'Müsaitliğe' Giden Yol
Değer Yaşamak
Prof. Dr. Ahmet İNAM
Değer Yaşamak
Çok Okunan Haberler
Çocuklar boyadı, bir can dost yeni yuvasına kavuştu
Çocuklar boyadı, bir can dost yeni yuvasına kavuştu
Büyükşehir'den Darıca'ya modern ulaşım yatırımı
Büyükşehir'den Darıca'ya modern ulaşım yatırımı
Nilüfer'de kaldırımlar temizlendi
Nilüfer'de kaldırımlar temizlendi
Ana Sayfa
Asayiş
Spor
Gündem
Siyaset
Ekonomi
Dünya
Eğitim
Magazin
Politika
Köşe Yazarları
Foto Galeri
Video Galeri
Biyografiler
Yerel Haberler
Günün Haberleri
Arşiv
Gazete Arşivi
Hava Durumu
Gazete Manşetleri
Nöbetci Eczaneler
Namaz Vakitleri
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Gündem
  • Kültür-Sanat
  • Magazin
  • Politika
  • Sağlık
  • Spor
  • Foto Galeri
  • Video Galeri
  • Köşe Yazarları
  • Biyografiler
  • Yerel Haberler
  • Günün Haberleri
  • Arşiv
  • Gazete Arşivi
  • Hava Durumu
  • Gazete Manşetleri
  • Nöbetci Eczaneler
  • Namaz Vakitleri

  • Rss
  • Künye
  • İletişim
  • Çerez Politikası
  • Gizlilik İlkeleri

Sitemizde bulunan yazı , video, fotoğraf ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.

Yazılım: Tumeva Bilişim

Konya Haber - Afyon haber