• Künye
  • İletişim
  • Çerez Politikası
  • Gizlilik İlkeleri
Anasayfa
  • Asayiş
  • Spor
  • Gündem
  • Siyaset
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Eğitim
  • Magazin Politika
  • Ara
SON DAKİKA:
11:15
Darıca Mevlana Caddesi'nde üstyapı tamam
11:15
Başkan Pekyatırmacı'dan Kurban Bayramı Mesajı
11:15
Canik Belediyesi Kurban Pazarı'na Büyük Rağbet
Video Galeri Foto Galeri Yazarlar
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
  1. Köşe Yazarları
  2. Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
  3. ALLAH SANAL ALEMİN DE RABBİDİR
17 Ocak 2022 - 11:58

ALLAH SANAL ALEMİN DE RABBİDİR

17 Ocak 2022 - 11:58
Yorumlar
TAKİP ETTAKİP ET
Dinle
Yazdır
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU

Bazıları elimizdeki imkânları ısrarla birer nimet olarak görmek ve göstermek istese de benim zannımca imkânlarımız, bugün yazık ki elimizde birer imtihan vesilesine dönüşmüş durumda. Zira biz varlık imtihanını kaybetmiş fertler olarak, sunulan imkânlarla adım adım bize kodlanan değer ve dinamiklerimizden hızla uzaklaşıyor ve bunun bedeli olarak da zihinsel bir köksüzlük yaşıyoruz.
Evet, zihinsel bir köksüzlük yaşıyoruz.
Çünkü kendi ibadetlerimizi, ritüellerimizi, inanç yorumlarımızı bir başkasına ısrarla dayatmaya kalkışıyor olsak da ait olduğumuz bu inancın bizi ne kadar terbiye ettiği, ruh köklerimizi ne kadar beslediği, bunların karakter ve kişiliğimize ne kadar yansıdığı en büyük sorunlarımızdan biri bugün!
Zira hemen herkesin kafasında toplumsal konumuna, yaşına, fikir ve ideolojisine uygun kesin ve değişmez yargılar var ve bu yargılar hayatın içinde yeni bir durum ortaya çıktığında ya da yeni bir söz söylendiğinde neredeyse bütün zihinler aynı anda harekete geçiyor, olan biteni eğip bükerek kendi yargısına uygun bir hale getiriyor.
Misal; geçen hafta algı krallığının tahtında oturan medya krallığının servisi ile bir evladımızın yürek burkan intiharını okuduk.
Videoyu izleyince kalbim mahzun, gözlerim nemli, kalakaldım öylece!
Bu sancıyla savaşırken; hemen her kesim, o gencecik çocuğun üzerindeki parmak izlerimizi silmek, geride bıraktığımız kayıp neslimizin suçunu aklamak için olsa gerek, böylesi bir acıyı dahi kendi yargısına uygun bir hale getirmek için, bu acının üzerinde tepinmeye başladı.
Bu tabloyu görünce bir kez daha anladım ki; biz, az buçuk görüp çok buçuk hükümler veren, birkaç satır okuyup ciltler dolusu konuşan, yüzde bire ulaşmadan yüzde yüzü infaz eden bir toplumuz artık!
Lakin bu realite, ne Enes’imizin yüreğimizde yaktığı ateşe karşılık kendini karşı cenahın değerlerine saldırarak aklamaya çalışan İslami oluşumları(!) aklıyor; ne de bu toplumun hikmetinden nefeslendiği Anadolu Medeniyetinin ontolojisini besleyen ve manevi orduları olan tarikat kurumuna saldırmayı mubah gösteriyor.
İki taraf da “ahlâki bir körlük içinde” yanlış yapıyor.
Zira kutsallığı kamusal vicdanda kabul edilmiş tarikat benzeri kurumların bu toplumun “kutsal” algısını zehirlemek ve bu toplumun ‘kutsal’ algısını uyguladıkları baskı ile “anarşiye kurban etmek” gibi bir lüksleri yok.
Ancak öte taraftan her gün hikmetinden (ç)alarak gönül coğrafyalarımızda huzur estiren ve bu huzurla sosyal medya sayfalarımızı süslediğimiz hemen tüm sözlerin de tarikat edebiyle soluklananların yürek teri olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bugün bu yapılanmalarda “denetimsizlik” nedeniyle yaşanan “ahlâki zehirlenmeler” ve somurtkan dil, bu gerçeği değiştirmez.
Ayrıca sahtenin sahteliği, hakikinin yanında ortaya çıkar. Bugün hala hamdolsun aramızda var olan aksakallı dedelerimizin, nur yüzlü ninelerimizin, abdestsiz hamura dokunmayan analarımızın yanında solukladığımız ve “evet bu” dediğimiz huzurun sebebi, “eskilerin” tarikat edebidir.
Bir ikinci husus!
Toplumun kaderine yön veren ve toplumsal vicdanda “kahraman” olarak kabul edilen insanların yaşamlarını okudukça; fark edilen her hata, yanlış, musibet ve acının, bunları yaşayan kişi veya toplumlar için muhteşem birer “öğretmen” olduğunu görüyorum.
Yüreğimize ateş düşüren Enes’imizin durumunu da böyle okumak gerekiyor.
Ancak, acısının üzerinden tepinmek hatta yetinmeyip bu ateşin asıl düştüğü yer olan aile ocağına sırf “zikir, fikir ve yaşam biçimimize uymuyor” diye dil ile saldırmak, onların mahremiyetini ihlal etmek; bu olay nedeniyle belli kurum ve adresleri hedef göstermek, olsa olsa toplumda karanlığın siyahını artırmak için can atan gaflet ehlinin işidir.
Zira eskiler, “bir şeyi ne kadar küçük bölersen böl, her şeyin daima iki yüzü vardır” demişlerdir.
İrfan kokan bu hikmeti kendimize rehber edinerek;
Tez elden bu yapı ve kurumları sıkı bir denetimden geçirmek; bu toplumun ontolojisi ve ortak paydası olan kutsalların, itibar kaybına sebep olan ve bu kutsalları “itici” din anlayışlarına kurban ederek toplumsal vicdanı kanatanları cezalandırmak, devlet kurumlarının kamusal vicdana borcu ve mükellefiyetidir.
Aile ve toplum boyutunda ise alınması gereken ders; terbiyenin baskı unsuru değil, hâl dili ile yaşanabileceği, yaşayarak öğretilebileceği gerçeğidir.
Vicdanlı ve farkında bir nesil yetiştirmek gayesi de olsa, hiç kimsenin hiç kimse üzerinde hele de “dinsel” anlamda onun kutsallık sahasına tecavüz etmek gibi bir hukuku olamaz.
Çünkü ısrarla anıyorum;
Bir yaşam biçimi olan din, yaratan kudretin yarattığı varlığa insanlığını sabit kılması için “ısrarı değil, teklifidir.”
Kişi, zaten akli baliğ olduktan sonra bunu fikir ve vicdan hürriyeti içinde kendisi seçebilecek irade ve donanıma sahip bir şekilde yaratılmıştır. Zorla sevdirmek ise, ilahi tabiata ve dolayısıyla onun yarattığı insanın tabiatın aykırıdır.
Kabul edip görmek istemesek de bugün evlatlarımız, bizim dilimizle halimiz arasındaki farkın, dilimizdeki inancın yaşamda hayat bulamıyor oluşunun bedelini ödemektedir.
Fark edilmesi gereken şey; verilmesi istenen manevi eğitimin kurumlar eli ile değil, aile eliyle verilecek olması gerçeğidir ki bu da dayatma ile değil örnek olma suretinde yaşama döner.
İşte biz bunu başaramıyoruz!
Zira bakın bugünkü genel halimize;
Dünya yolsuzluk endeksinde en az yolsuzluk yapan ilk elli beş ülke arasında bir tane Müslüman ülke yok! Garip bir şekilde insanların dindarlığı arttıkça toplumda ahlâki körlük yoğunlaştı. Bugün özellikle kendini dindar veya muhafazakâr olarak tanımlayan kesim (samimi olanları tenzih etmekle beraber) cennetperest bir algıyla yeryüzünü başkalarına cehennem ederek cennet hayalleri kuruyor. Mutlaka “kucaklayın ve yumuşak davranın” diyen ilahi öğretilere rağmen dindar kimliğin bugünkü sığlığı ve kurtulmuşluk vehmi içinde ötekini dışlama tavrı toplumun tamamında endişe verici boyutlarda.
Çünkü çirkinden söz ederek güzelleşemeyeceğimizi bile bile, önceliklerimiz değiştiği için birbirimizi üzmekle, yormakla, yıpratmakla ve yazık ki yıkmakla meşgul oluyor; muhatabımızdan anlayış bekliyor ama aynısını her ne hikmetse biz gösteremiyoruz!
Bu yüzden de bu konunun ciddi bir şekilde sorgulanması, mevcut ahlaki dejenerasyonun tespit edilmesi ve kelime-i şehadet getirmekle ahlâk kavramını bedava bir yazılımmış gibi görenlerin bir öz okuma yapması gerek!
Zira zannımca bugünkü ahlaki körlüğün temelinde; bir inanç davasına sahip olmak değil, o davaya ait olamamanın sancısı var ve inancımız, inandırıcılığı yitirince ortada dava falan da kalmıyor!
Son yüz yıllık tarihimizde belki de iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdakiler hariç olmak üzere, dünün dindarlarının belki ilim gibi bir imkânları olmadı ama okuma yazmasız o irfan dahi bugün gönül coğrafyalarımızı besliyor ise ve bugün dağ başında okuma yazma bilmeyen bir çobanın gözündeki yaşın, yüreğindeki ateşin samimiyeti ömrünü ilme adamış İlahiyat profesörümüzde yoksa “inandırıcılığımızı” sorgulamamız gerekiyor.
Bu sorguya içtenlikle ihtiyacımız var çünkü, kabul etmek zor gelse de bugünkü Müslüman zihin, ahlâkının varisi olduğu Önderi’nin(sav) “emin” vasfını yitirmiş, “ağırlıklarınızdan kurtulup öyle gelin” ilahi ikazına rağmen O(sav)’nun en önemli özellikleri olan merhamet ve istişare ahlâkının üzerini, zihin ve yaşam konforu için feda etmekten çekinmemiştir.
Dünyevileşme tehlikesi, belki o okuma yazma bilmeyen irfan sahiplerinin kapısının önünde idi ama; aynı tehlike bugün hanemizin içine kadar girmiş durumda. Bizim ise ne evimizin kapısı kilit tutuyor ne de kendimizi haz, hız ve ayartıcı güçlerin tutsaklığından kurtarabiliyoruz.
Eskilerin acı ve ölümleri; onları birbirine yaklaştırıyor, küskünlüklerini gideriyor, husumetlerini engelliyor ve toplumsal kaynaşmalarına yardım ediyorken; bugün bizim için tam aksine her acı veya ölüm, bizi “öteki” ilan ettiklerimizden uzaklaştırıyor, aramızdaki uçurumu derinleştiriyor, aynılarımızı azaltıp ayrılarımızı çoğaltıyor ve en acısı da birbirimize olan nefretimizi pekiştiriyor.
Ortak hassasiyetlerimiz, asgari müştereklerimiz, bizi biz yapan aynılarımız, kutsal bildiğimiz ortak paydalarımız bizi birbirimize yakınlaştırması gerekirken; ötekinin acısı üzerinde tepinme ve onu kullanışlı bir nesne haline getirip muhatabımızı dövme neredeyse rutinimiz haline geldi.
Evet; milli hafızaya, korkunç düşmanlara, inanılmaz kayıplara ve yorucu bir yokluğa rağmen göremiyoruz ama kendi kendimize “öteki” yaratarak ortaya koyduğumuz haset ateşi, muhatap kim olursa olsun evvela sahibini yakıyor.
Oysa tarih ve güncel şahittir ki, toplumun her kesiminde ayrıyı azaltan aynıyı çoğaltan bağlar, yürek ülkelerince beslenmedikçe; insanlık ideali olarak sunulan kardeşlik tesis edilemeyecek, toplumun ihtiyacı olan muhabbet dirilmeyecek ve o toplumun anlam haritaları tanımlayamayacak, başkaları tarafından tanımlanacaktır.
İşte bu yüzdendir ki bugün toplum olarak arkamızı kollamaktan önümüze bakmaya fırsat bulamıyor; (başta kendi zavallı nefsim) hemen herkesin ismiyle isimsiz, kimliğiyle kimliksiz, sözüyle sözsüz, yönüyle yönsüz kılındığı; anlam değirmeninin onca işlevine rağmen bir katma değer üretemediği ve kelimelerin boşluğu dövdüğü bu acayip zaman diliminde insanın kendisiyle yüzleşmesinin giderek zorlaştığını içimiz acıyarak görüyoruz.
Bu yüzdendir ki, samimiyetini kaybetmiş sözlerimiz; kötülüğün açtığı yaralara şifa olamıyor, tutuşmakta olan yangınları söndüremiyor, susamış gönüllere bir serinlik getiremiyor; daralan gönüllere bir genişlik sunamıyor, gafletle uyuyan zihinlere bir uyanıklık veremiyor.  İstediğimiz kadar yazıp çizelim eğriyi doğruyla, çirkini güzelle değiştiremiyor; tarumar olanı tamir edemiyor, isyana kalkışana sükûnet aşılayamıyor; düşeni düştüğü yerden tutup kaldıramıyor ve yazık ki kanadı kırılanın kanadı olamıyor.
Bu durumun sebebi olarak kafanızda nasıl bir cevap var bilmiyorum ama bence iyileşmeye, iyileştirmeye, güzelleştirmeye, durmaya, durulmaya “ötekini” bırakıp ilkin kendimizden “başlamıyor oluşumuz” en önemli etken.
Zira kadim öğretilerimiz bize kişinin, çevresindeki dünyayı diriltmeye girişmeden önce, kendisinin dirilmesi gerektiğini, kendisini fethetmeyi başarabilen kişinin dünyayı fethedebilecek güç ve inanca ulaşabileceğini fısıldıyor.
Uzun yaşarsa kötülüklere mağlup olmaktan, kısa yaşarsa yeterince iyilik yapamamaktan korkan ceddimizin izince kalbî bir besmeleyle yeni bir hayata, yeni bir başlangıca niyet edebilir miyiz bilmiyorum; ama özellikle de bugün kendi doğrularını parlatmakla meşgul ve cenneti başkalarının alkışından ibaret sanan nefsimiz, kendini aklamak için “hep başkalarının arkasına saklandığı sürece” bu çok zor, hatta imkânsız görünüyor.
Çünkü herkesin tüm hayatını otomatiğe bağladığı, rutin alışverişini, kes yapıştır fikirlerini, aşırılmış duygularını, iliştirilmiş tepkilerini, giydirilmiş beğenilerini, kendine hayranlığını besleyip büyüttüğü; yetinmeyip bunu bütün dünyaya pazarlamaya çalıştığı ve bu tablonun bize “yeni insan” olarak pazarlandığı günümüzde; kendi kurguladığımız, kilitlerini kendi ellerimizde dipsiz kuyuya attığımız bir ortamda mahpus kalmış durumdayız.
Çünkü hemen her türlü acayip fikrin, her türlü desteksiz atışın, üslupsuzluğun, nezaketsizliğin kendine yer bulabildiği, her türlü saçmalığın prim yapabildiği, iyi kötü sahip olduğumuz her türlü anlamın bozuk para gibi harcandığı “yeni dünyaya” uyum sağlayarak nefislerimiz hoşça vakit geçirsin, egolarımız şişsin, her birimiz harika hissetsin istiyoruz!
Özellikle de bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu verilerle adeta bir madde bağımlısı gibi her on beş dakikada bir kontrol ettiğimiz, elimize yapışık ekranlardan, istiyoruz ki; herkes bize bayılsın, herkes bizi iliklerimize kadar merak etsin; hiç kimse gözünü, kulağını, ilgisini, merakını, hayranlığını bizden alamasın!
İstiyoruz ki, hayat dediğimiz yolculuk sadece bizim “seyredildiğimiz, beğenildiğimiz, pohpohlandığımız, tıklandığımız” bir film olsun ve herkes bizi seyretsin, ama bu seyrin on dakika molası bile olmasın!
Kabul edip görmek istemesek de her birimize birer taht vadeden bu asılsız krallığın, hepimiz müptelası ve gönüllü kölesiyiz artık.
Ancak hepimiz biliyoruz ki; bu zihinsel köksüzlük, bu idraksizlik, bu kalbî körleşme, bu fikir daralması, bu tek boyutluluk, bu zihnî ve duygusal tembellik hali; şüphe yok ki bugünün insanının görünüşte zengin ve kalabalık, özünde yoksul ve yoksun hayatının en gerçek sebebidir.
Çünkü kim olduğumuza bir başkasının karar vermesini istiyor; muktedirlerin toplum mühendisleri aracılığı ile bizleri yoğurmasına izin veriyor; hayatımızı, vaktimizi, bedenimizi, zihnimizi ve kalbimizi ne ile meşgul edeceğimizi söylemelerinin kapısını aralıyoruz.
Peki nerde kaybettik?
Anımsıyorum bir yazımda şuurumuzu köreltip bilincimizi esir aldılar demiştim.
Çünkü

  • YORUMLAR
adlı kullanıcıya cevap x

Yazarın Diğer Yazıları

  • LAİKLİK - 25 Şubat 2024
  • ANKEBUT - 14 Ocak 2024
  • KOKUSUZ ve DİKENSİZ GÜLLER - 27 Eylül 2023
  • TEKNOLOJİK ESARETİMİZ - 13 Ağustos 2023
  • KALBİMİZ BAŞKA SÖYLÜYOR AKLIMIZ BAŞKA - 11 Haziran 2023
  • Dava Kendini Doğurma Davası - 05 Mayıs 2023
  • TUTUNDUĞUMUZ DAL KURUMUŞ DEĞİL - 21 Mart 2023
  • PEKİ YA AHLÂKİ DEPREM? - 14 Şubat 2023
  • DİN(İ)DAR - 09 Ocak 2023
  • KELİMELERİN GÜCÜ AŞKINA - 21 Aralık 2022
  • ÇAĞIN MOTTOSU - 18 Kasım 2022
  • KALEMLER EMANETTİR - 30 Ekim 2022
  • HAYATTAN SONRASININ ADINI KOYMAK - 06 Ekim 2022
  • TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ - 11 Eylül 2022
  • KENDİNİ TUTABİLMEK - 26 Ağustos 2022
  • KALP İŞÇİLİĞİ - 23 Temmuz 2022
  • MADIMAK SİZİN NEYİNİZ OLUR? - 03 Temmuz 2022
  • SEVDİĞİNE BENZEYECEKSİN! - 22 Haziran 2022
  • GELİN BAYRAM OLALIM - 30 Nisan 2022
  • ORUÇ BİZİ TUTSUN - 03 Nisan 2022
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
Köşe Yazarları
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
LAİKLİK
NARSİSTLERLE BAŞ ETME YOLU !
MUSTAFA ÇAVDAR
NARSİSTLERLE BAŞ ETME YOLU !
İSTİFA EDEN İŞÇİNİN HAKLARI NELERDİR ?
AV. İSMET İRİŞ
İSTİFA EDEN İŞÇİNİN HAKLARI NELERDİR ?
IMF ve Türkiye Macerası
FATMA ACAR ÜNLÜ
IMF ve Türkiye Macerası
Mücahitlikten 'Müsaitliğe' Giden Yol
Prof. Dr. Kamil GÜNGÖR
Mücahitlikten 'Müsaitliğe' Giden Yol
Değer Yaşamak
Prof. Dr. Ahmet İNAM
Değer Yaşamak
Çok Okunan Haberler
Başkan Altay: “Konya'mızda Gelişen Raylı Sistem Ağlarımızda Erişilebilirliği Artırmak Adına Önemli Bir Transfer Merkezi Oluşturuyoruz
Başkan Altay: “Konya'mızda Gelişen Raylı Sistem Ağlarımızda Erişilebilirliği...
Başkan Altay: “1 Milyon 800 Bin Çiçeği Toprakla Buluşturuyor, Konya'mızın Görsel Zenginliğini Artırıyoruz
Başkan Altay: “1 Milyon 800 Bin Çiçeği Toprakla Buluşturuyor, Konya'mızın...
Başkan Altay: “Genç Seyyah Projemizle Bu Yıl 25 Bin 920 Öğrencimizi İstanbul'un Tarihi Atmosferiyle Buluşturduk
Başkan Altay: “Genç Seyyah Projemizle Bu Yıl 25 Bin 920 Öğrencimizi...
Ana Sayfa
Asayiş
Spor
Gündem
Siyaset
Ekonomi
Dünya
Eğitim
Magazin
Politika
Köşe Yazarları
Foto Galeri
Video Galeri
Biyografiler
Yerel Haberler
Günün Haberleri
Arşiv
Gazete Arşivi
Hava Durumu
Gazete Manşetleri
Nöbetci Eczaneler
Namaz Vakitleri
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Gündem
  • Kültür-Sanat
  • Magazin
  • Politika
  • Sağlık
  • Spor
  • Foto Galeri
  • Video Galeri
  • Köşe Yazarları
  • Biyografiler
  • Yerel Haberler
  • Günün Haberleri
  • Arşiv
  • Gazete Arşivi
  • Hava Durumu
  • Gazete Manşetleri
  • Nöbetci Eczaneler
  • Namaz Vakitleri

  • Rss
  • Künye
  • İletişim
  • Çerez Politikası
  • Gizlilik İlkeleri

Sitemizde bulunan yazı , video, fotoğraf ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.

Yazılım: Tumeva Bilişim

Konya Haber - Afyon haber