• Künye
  • İletişim
  • Çerez Politikası
  • Gizlilik İlkeleri
Anasayfa
  • Asayiş
  • Spor
  • Gündem
  • Siyaset
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Eğitim
  • Magazin Politika
  • Ara
SON DAKİKA:
12:00
Büyükşehir'den 800 dekar araziye faydalı böcek desteği
12:00
Aydınevler'de toplu temizlik çalışması
11:45
Gaziemir Belediyesi'nden çevreyi kirletenlere karşı güçlü mücadele
11:45
Kuşadası'nda Dip Temizliği
11:45
Mekke Savunma Anlaşması bölgesel güvenlik dengelerini değiştirebilir!
11:45
Büyükşehir Belediyesi'nin yenileme çalışmaları sürüyor
11:30
Başkan Aydın: “Afet Anında İletişimin Kesilmeyeceği Sistemlerin Altyapısını Hazırladık"
11:15
Çankaya Zabıtası Temmuz Ayında Denetimlerini Sürdürdü
11:00
Yasa Dışı Kara Midye Avcılığına Geçit Yok
11:00
Başkan Dutlulu, “Manisa'mızın ve Manisa Halkımızın Neye İhtiyacı Varsa, O İşleri Yapacağız"
11:00
Başkan Eşki Çamdibi'nde sözünü tutuyor
11:00
Başkan Tugay İzmir'in hal esnafıyla buluştu
11:00
Herkes uykuya dalınca onların görevi başlıyor
11:00
Tire TOSBİ'ye yangınlara karşı güçlü güvenlik kalkanı
10:45
Didim Belediyesi'nden Topraktan Kente Uzanan Üretim
09:45
Dünya Göz Hastanesi'nden Kemer Belediye personeline indirim
09:45
Kemer'de 6 bin 500 öğrenciye ücretsiz kırtasiye desteği
Video Galeri Foto Galeri Yazarlar
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
  1. Köşe Yazarları
  2. Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
  3. AÇLIĞI DOYURMAK
20 Kasım 2020 - 10:33

AÇLIĞI DOYURMAK

20 Kasım 2020 - 10:33
Yorumlar
TAKİP ETTAKİP ET
Dinle
Yazdır
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU

Çok değil bundan en fazla on beş yirmi yıl evvel işten dönerken bakkala uğrayan; ceplerinden ve çantalarından filelerini çıkarıp alışverişini yapan insanların zamanı idi. Günlük ihtiyaç listelerimiz ekmek, un, şeker, çay, yağ, pirinç, mercimek ve misafir gelecekse belki biraz da bisküvi gibi mahalle bakkalımızdan görülebilecek kadardı. Sebze meyve için de en yakın pazara gidilir, mevsim mahsullerinden icap ettiği kadar alınır, en fazla bir bilemedin iki file yükle eve dönülürdü.
Şartlar değiştikçe ve refahımız arttıkça şahit olmak için geldiğimiz şu aleme sahip olmaya çalıştık ve böylece arzular, istekler, ihtiraslar da bu çaba ile büyüdü, buna mukabil alışveriş listelerimiz de uzadı.


İnsan fizik olarak “aynı insan” olduğu halde, ihtiyaç diye biriktirdiği şeyler sahip olma hırsı ile kabına sığmayıp taştı ve her türlü ihtiyaca cevap veren bakkalların sunduğu çeşitler insanların koynunda büyüyen hevese yazık ki yetişemez hale geldi. Tüketim hırsını tetikleyen ve artık en ücra yerlerde bulunan dev marketler açıldıkça da envai çeşit malzeme ortalığa saçıldı.
Daha düne kadar bakkaldan aldıkları ile her türlü ihtiyacına kanaat dolu bir ruh hali ile cevap bulabilen insan öyle bir açlıkla, öyle bir ihtirasla saldırıyor ki bugün rafları dolduran ürünlere alışveriş arabaları tıka basa doluyor, kasaların önünde kuyruklar oluşuyor.

“Tokluk hazmedilmesi gereken bir şeyse açlık da hatmedilmesi gereken bir şeydir oğul!” derdi rahmetli dedem, çocuk yaşlar anlamazdım ama bugün ziyadesiyle anlıyorum asıl sorunun nefsin değil ruhun doygunluğu olduğunu ve bugün çok daha keskin bir farkındalıkla hissediyorum ki nefsimizi artık vicdanlarımıza imam kıldığımız için sahip olma arzumuz sorumluluk ihmâline dönüştü ve her şey bizim olsun derken biz kendimizden bir başkası olup çıktık. Sorumluluktan anlamadığımız sahiplikten anladığımızı değiştirdi ve kendimize dahi sorumsuz oluşumuz; bizim bize ait olmadığımızı, bu dünyaya sahip olmaya değil şahit olmaya geldiğimizi unutturdu bize. İçimiz ve dışımız arasındaki irtibat ve ahenk kayboldu böylece.

Sizce de bu irtibatın kopuşundan değil midir ki ihtiyacımız olan bir şeyi isterken bile artık neredeyse şuursuz haldeyiz?

Bu ahengi yitirmiş olmamızdan kaynaklı değil midir ki kendisine ait olan doğruları başkasının yanlışlarıyla takas etmekte hiçbir mahzur görmeyerek ortada kendisi kalmayacak kadar başkalaşan bir toplum var artık?

Bir damla sudan bir avuç toprağa yürümek olan bütün hikâyemizde sahip olma hırsımız şahit olma mükellefiyetimizin önüne geçmeseydi zihnimiz, kalbimiz, kelimelerimiz, değerlerimiz, hayallerimiz, mahallemiz, üniversitemiz, evimiz, çarşımız kısacası her şeyimizle bir başkasına ait olur muyduk?

Bu sorulara ihtimamla dikkat kesilip samimiyetle cevap verdiğimiz anda aslında kendimizi kandırdığımızı fark edeceğiz. Zira asıl mesele bir insana yetecek olanla iktifa ederek başkalarının hakkına göz dikecek; hayatı, kırları, dağları, ırmakları, denizleri kurutacak kadar çok acıkmaktan vazgeçmemizde.

Bu vazgeçişle birlikte fark edeceğiz ki üzerinde tepindiği manevi mirastan bihaber, köklerinden kopan ve bu yüzden de kim olduğunu hatırlayamadığı için bir başkası olan; aynaya baktığı vakit yaklaşık dört asırdır yediği dayaklardan kendisini değil kendisine dayak atanların bıraktığı izleri seyreden; hayatında olan biteni başkasının kelimeleriyle yorumlamaktan aklını, başkasının aklıyla düşünmekten kelimelerini, onların kelimeleriyle konuşmaktan özünü yitiren bir adamın hikâyesi bizim hikayemiz.

On dört asırlık geleneğin muhkem ve muhteşem duruşunu, kanaat dolu tarihini merdiven altlarına mahkûm ederek takiyye görünümlü münafıklığın kapısını açan bu acıklı hikâye değil mi?
Bu acıklı hikâyenin kahramanları olarak kardeşliği tebessümle çoğaltmak, hüsn-ü zan ile azalmamıza engel olmak, tevazu ile bir araya gelmek, müsamaha ile uzaklaşanın ellerinden tutmak varken; bizi yaratan, işlediğimiz kusurlara rağmen nimet vermeye devam eden, bu kusurlarımızı aşikâr etmeyen Rabbimizden daha çok hak sahibiyiz sanki diğer yaratılmışların üzerinde. O, kalbimizden geçeni bildiği halde yaptığımız hatayı örtmesine rağmen biz bir başkasının yaptığını bilmediğimiz işleri aşikâr ederek kirletiyoruz kalplerimizi!

Göremiyor, gündelik telaşımızdan fark edemiyoruz ama malımız mülkümüz, çoluğumuz çocuğumuz, işimiz gücümüz, endişemiz hayalimiz, derdimiz tasamız, yani sahip olduğumuz, sahibi olduğumuzu zannettiğimiz yahut sahip olmak için çırpındığımız her neyimiz varsa hepsi birden sözünü ettiğim bu farkındalığa hizmet ettiği nispette anlamlı ve kıymetli, bu gayeden uzaklaştıkça mânâsız ve pespaye bir yalandan ibaret.

Geriye dönüp kalp gözümüz ile tek tek bakalım her birimiz;

Hatırlamaya, sarıp sarmalayarak saklamaya, sonra çıkarıp hatırlamaya değer veya bize hâlâ dokunan, aklımızda, kalbimizde, hikayemizde iz bırakan ne var yaşadıklarımız arasında?
Bütün zamanımız artık bize hiçbir şey bırakmadan silinip giden şeylerle tükenip gidiyor ya da bunun tam da böyle olduğunu yediden yetmişe hepimiz biliyorken neden itiraz dahi etmiyoruz bu boşunalığa hiçbirimiz?

Neden yaşadığımız hayata anlam katan; yaşadığımız dünyaya iz bırakan, içimize dokunan şeyleri yaşanamayacak bir hale getirdik ve hep beraber razı olduk bu çözülmeye?  Veya neden hâlâ seyirciyiz her şeyin bu kadar içsiz, içeriksiz, anlamsız, ezbere geçip gitmesine?

Hissetmeyen, fark etmeyen, ayrıntıların peşine hiç düşmeyen, anlamaya, anlamlandırmaya gayret etmeyen, her şeyi daha anlamlı yaşamaktan korkan, gerçeği yaşamanın insanı incittiğine, yorduğuna, kırdığına, canını sıktığına, şu kör akıntının gerisinde bıraktığına inanan ve bütün bu korkularla kendi hayatından kaçan; gözünü ve kulağını tıkayan, vicdanını örten, kalbini kırk kilitle kilitleyen ve tüm bunları düşünmemek için her şeyi gürültüye boğan ve yazık ki varlık imtihanını kaybeden  bir toplum bu kadar kısa sürede nasıl çıktı ortaya?

Öyle ya dedelerimizden, babalarımızdan veya diğer büyüklerimizden duyduklarımıza eklenen kısmi yaşanmışlıklarımızla biliyoruz ki mahalleden okula, evden işe, çarşıdan mahkemeye kadar her alanda hayatımızı tanzim eden sabit iki referansımız vardı bizim ki bunlar bizim manevi dinamiklerimizin kolonları olan Kur'ân-ı Kerîm ve sünnet-i Nebevî idi.

Evliyâsından eşkıyasına, işçisinden memuruna, çalışanından aylak aylak gezenine kadar tüm toplum bunların gölgesinde şekillenen bir mutabakata “eyvallah” diyerek gönül vermiştik.
Bu gönül birliği içinde inandığımızla yaşadığımız birbiriyle çelişmiyordu, aklımızla kalbimiz, hâlimizle kâlimiz, içimizle dışımız birdi ve huzurluyduk.

Ancak sanayi devrimiyle ait olduğu ruha kavuşan batı, kapitalizmin en vahşi gömleğini giyip karşımıza dikildiğinde ne yapacağımızı bilemedik. Zamana, zemine, şarta, menfaâte göre değişim gösterebilen, kendisi değil, değişkenliği sabit ama tek gayesi hayata dair ne varsa tüketmek olan bu gömleği giyebilmemiz için bizim olanı vermemiz gerekiyordu.

Peki ne oldu?

Ne bu gömleği giymeye kalbimiz müsaade etti, ne de yaşadığımız o huzurlu, yokluk ama kanaat dolu yaşamımızı vermemeye aklımız yetti ve uzunca bir süre arafta kaldık. Çünkü kalbimiz, tecrübemiz, imanımız bize başka bir şey söylüyordu; okulumuz, çarşımız, evimiz ise başka bir şey fısıldıyordu.

Bu fısıltılar hayatımızın içinde çoğaldıkça kendi doğrularını muhatabının yanlışlarıyla takas etmekte hiçbir mahzur görmeyen ve bu sayede ortada kendisi kalmayacak kadar başkalaşan bir grup ortaya çıktı. Bu grubun toplum içindeki ekonomik ağırlığı ile de kendi doğrularını kalbinde ve nisbeten hayatında muhafaza etmeye gayret eden ama bu gayrete karşılık muhatabının yanlışlığını bile bile yaşamaya mecbur kalan ikinci bir grup ortaya çıktı.

İlk kısım muhatabının dayatmaları ile dünyaya olan meyline hız verdi, vaad edilenin değil peşin olanın peşine düştü ve siyasetten ticarete, bürokrasiden medyaya kadar her sahada zoraki var oldu.
Bu var oluşun bedeli, bizi biz yapan tüm maneviyatımızın yok edilmesiydi ve yazık ki seve seve ödendi bu bedel.

Diğer kısım ise, inandığı ve yaşadığı arasındaki uçurumda mahzun bir tavır sahibi oldu veya bu puslu buhranda kalbini kısmen muhafaza ederken şahsiyetini yitirdi.

Bu alışverişle birlikte savrulduk ve bu savrulmalarımız sürekli bir savunma doğurdu. Hem içimizdeki başkalarına hem bizi başkası olarak gören dışımızdakilere, hem de kendi iç dünyamıza gidişatımızı savunur hale geldik;

“Müslümanlar gerici değildir”,

“Osmanlı kötü değildir”,

“İslam terör dini değildir”,

“Tesettürlü cahil değildir”

Sayısını binlere kadar çıkaracağımız bu benzeri savunma biçimleriyle başkalarına ne olmadığımızı tarif edelim derken kendimiz kim olduğumuzu unuttuk ve yazık ki kaybettiklerimizi bulalım derken kendimizi yitirdik.

Yokluğuna kahrolmamız gerekenlerin kısmi varlığına sevinme, varlığına isyan etmemiz gerekenlerin kısmî yokluğundan memnun olma devrini işte böyle yaşamaya başladık ve yaşamaya da devam ediyoruz.

Ne dersiniz?

Sizce de tek sebep sahip olma hırsımız değil mi bugünkü doymaz bilmez açlığımıza?
 

  • YORUMLAR
adlı kullanıcıya cevap x

Yazarın Diğer Yazıları

  • LAİKLİK - 25 Şubat 2024
  • ANKEBUT - 14 Ocak 2024
  • KOKUSUZ ve DİKENSİZ GÜLLER - 27 Eylül 2023
  • TEKNOLOJİK ESARETİMİZ - 13 Ağustos 2023
  • KALBİMİZ BAŞKA SÖYLÜYOR AKLIMIZ BAŞKA - 11 Haziran 2023
  • Dava Kendini Doğurma Davası - 05 Mayıs 2023
  • TUTUNDUĞUMUZ DAL KURUMUŞ DEĞİL - 21 Mart 2023
  • PEKİ YA AHLÂKİ DEPREM? - 14 Şubat 2023
  • DİN(İ)DAR - 09 Ocak 2023
  • KELİMELERİN GÜCÜ AŞKINA - 21 Aralık 2022
  • ÇAĞIN MOTTOSU - 18 Kasım 2022
  • KALEMLER EMANETTİR - 30 Ekim 2022
  • HAYATTAN SONRASININ ADINI KOYMAK - 06 Ekim 2022
  • TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ - 11 Eylül 2022
  • KENDİNİ TUTABİLMEK - 26 Ağustos 2022
  • KALP İŞÇİLİĞİ - 23 Temmuz 2022
  • MADIMAK SİZİN NEYİNİZ OLUR? - 03 Temmuz 2022
  • SEVDİĞİNE BENZEYECEKSİN! - 22 Haziran 2022
  • GELİN BAYRAM OLALIM - 30 Nisan 2022
  • ORUÇ BİZİ TUTSUN - 03 Nisan 2022
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
Köşe Yazarları
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
LAİKLİK
NARSİSTLERLE BAŞ ETME YOLU !
MUSTAFA ÇAVDAR
NARSİSTLERLE BAŞ ETME YOLU !
İSTİFA EDEN İŞÇİNİN HAKLARI NELERDİR ?
AV. İSMET İRİŞ
İSTİFA EDEN İŞÇİNİN HAKLARI NELERDİR ?
IMF ve Türkiye Macerası
FATMA ACAR ÜNLÜ
IMF ve Türkiye Macerası
Mücahitlikten 'Müsaitliğe' Giden Yol
Prof. Dr. Kamil GÜNGÖR
Mücahitlikten 'Müsaitliğe' Giden Yol
Değer Yaşamak
Prof. Dr. Ahmet İNAM
Değer Yaşamak
Çok Okunan Haberler
Çocuklar boyadı, bir can dost yeni yuvasına kavuştu
Çocuklar boyadı, bir can dost yeni yuvasına kavuştu
Büyükşehir'den Darıca'ya modern ulaşım yatırımı
Büyükşehir'den Darıca'ya modern ulaşım yatırımı
Nilüfer'de kaldırımlar temizlendi
Nilüfer'de kaldırımlar temizlendi
Ana Sayfa
Asayiş
Spor
Gündem
Siyaset
Ekonomi
Dünya
Eğitim
Magazin
Politika
Köşe Yazarları
Foto Galeri
Video Galeri
Biyografiler
Yerel Haberler
Günün Haberleri
Arşiv
Gazete Arşivi
Hava Durumu
Gazete Manşetleri
Nöbetci Eczaneler
Namaz Vakitleri
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Gündem
  • Kültür-Sanat
  • Magazin
  • Politika
  • Sağlık
  • Spor
  • Foto Galeri
  • Video Galeri
  • Köşe Yazarları
  • Biyografiler
  • Yerel Haberler
  • Günün Haberleri
  • Arşiv
  • Gazete Arşivi
  • Hava Durumu
  • Gazete Manşetleri
  • Nöbetci Eczaneler
  • Namaz Vakitleri

  • Rss
  • Künye
  • İletişim
  • Çerez Politikası
  • Gizlilik İlkeleri

Sitemizde bulunan yazı , video, fotoğraf ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.

Yazılım: Tumeva Bilişim

Konya Haber - Afyon haber